20 Şubat 2015 Cuma

Hayat Hiyerarşisi...




Çocuğun yanında anne - baba, karının ya da kocanın yanında eş, anne - babanın yanında da çocuk olabildiğinde hayatın bütün sistematiği yerine oturuyor aslında. Anne - babanın ebeveyni olmamak, ablanın ablası gibi davranmamak, kardeşi olmak, almayı bilmek... Çocuğunun önünde bebek gibi konuşmamak, "ben başaramam, ben bilmem, ben yapamam, ama belki sen yapabilirsin dememek"...

Özgür'ün çok değerli Mehmet Hocası söylemişti, beni çok etkilemişti. Çocuğa okul öncesi dönemden başlayarak, "ben başardım, ben yapabilirim, ben güçlüyüm, ben senin annen babanım ve benim görevim doğru kararları vermek, ben doğru kararları verebilirim, bana güvenebilirsin, büyüdüğünde sen de doğru kararları verebileceksin" hissiyatını yaşatabilen anne - babaların çocukları ergenlik döneminde en az sıkıntıyı yaşıyorlarmış. Çünkü, çocuk okul öncesi dönemde yaşayarak görüyormuş, annesi - babasının doğru kararlar alabildiğini, güçlü ve güvenilir olduğunu ve başarabildiğini... Bu algı ile, bu güven ile yetişen çocuk, ergenlik döneminde anne - babasının sözlerine daha çok güveniyormuş, çünkü bilinçaltı ona, "annen baban doğruyu bilir" mesajını veriyormuş. Oysa çocuğunun yanında bebek gibi konuşan, "ben bilmem ama sen benden daha iyi bilirsin, ben yapamam ama sen benden daha iyi yapabilirsin" mesajı veren anne - babanın otoritesini çocuk kabul etmiyormuş. Hatta daha ötesi, kabul etmediği gibi, yine Mehmet Hoca'nın deyimiyle "hayat boşlukları kabul etmediğinden", o çocuk evin reisi ve anne babasının ebeveyni gibi davranmaya, anne - babasını kabullenmemeye ve onlara acımaya başlıyormuş...

Hatta okul öncesi dönemdeki bir çocuğa, bir şey sorduğunda "bilmiyorum" demek yerine, şu anda aklıma gelmedi, ama aklıma gelince/araştırıp/bakıp söylerim deyip, sonra araştırıp, doğrusunu öğrenip bilgiyi aktarmanın bu oluşumu pekiştirdiğini; yine bu yüzden, anne - babaların çocuklarının yanında birbirlerine "anne" ya da "baba" diye seslenmelerinin ve evin bir çocuğu gibi davranmalarının çok sakıncalı olduğunu okumuştum bir yerlerde...

Eğer ailede roller karışırsa, çocuklar ebeveyn gibi davranmaya, anne - babaya haddi olmadan acıma ile karışık garip duygular beslemeye başlayabilir. Zihnin bilmediğini ruh bilir, fazla, gereksiz ve taşınamayacak yükler yüklenip, öfkeyi bu yüklerin yarattığının bile farkında olmadan etrafa öfke saçabilir...

Ne kadar önemli okul öncesi dönem... Her şeyin başı anne - baba bağının doğru şekilde kurulması... Anne - babanın çocuğa, çocuğun ise anne - babasına onay vermesi. Hayatın bu alanı olması gerektiği gibi şekillendiğinde, her şey çok daha kolay yaşanabiliyor... İşte o zaman, hayat adeta bir nehir gibi akması gerektiği yönde ilerleyebiliyor.

Bir başka önemli unsur da, her anne babanın çocuğuna aktaracak olumsuz bir deneyiminin bulunması... Korku frekansı ile bu deneyimleri aktarması. Çocuk siz sözlerinizle ifade etmeseniz de, orada olanı görüyor. Eğer anne - baba korkuyorsa, sadece olumsuzu anlatıyorsa, hem bu olumsuz deneyimlerin altında eziliyor, hem de aslında niyeti ve haddi olmasa da, anne babasının yaşam deneyimlerine acıyarak bakmaya başlayabiliyor. İşte tam da bu yüzden, çocuklarımızı büyütürken, onlara olumlu yaşam deneyimlerimizi de aktarmamız gerekiyor. Onlara "biz başardık, siz de başarabilirsiniz" mesajının, yalnız sözlerle değil, anlatılan yaşam deneyimleri ve sözsüz mesajlarla da verilmesi gerekiyor.

Bütün bunları düşününce çocuk yetiştirme işi iyice zorlaşıyor insanın zihninde. Ancak, bu işin bir de doğal sistematiği var. Daha önce yetişen nesillere, kendinize, etrafınızdaki insanlara bakın... Yankı Yazgan'ın Düşe Kalka Büyümek kitabında okumuştum... Aslında yetişkin insanların neredeyse %70-80'lik bir bölümü hiçbir sorun olmadan erişkin insanlara dönüşüyorlarmış. Yeter ki ailesinde herkes olması gereken rolünde olsun, anne "sevgi", baba "güç" versin. Keriman Teyze'mizin dediği gibi evde hır gür olmasın, huzur olsun, çocuklar elbet büyür. O zaman, öyle ya da böyle sağlıklı insanlara dönüşürler...

Herkese huzur dolu bir yuva dileği ile :)

13 Şubat 2015 Cuma

Kırmızı Erikli Tart



Tarif Cafe Fernando'dan... Aslında Ekim ayında pazarlarda sıklıkla bulunan Anjelik erikle yapılıyor, mümkünse içi kırmızı olanlarla. Ancak, biz içi kırmızı olmayan Anjelik erikle yaptık. Bence sonuç çok çok iyiydi. Aslında, bu benim ikinci denemem. İlkinde sanırım hamuru kalın açtığımdan bu kadar güzel olmamıştı. Bir de tavsiye: Dayanamayıp sıcakken/ılıkken bitirmek isteyeceksiniz, bence de öyle yapın. En lezzetli hali yeni pişmiş ve ılık hali...

Malzemeler :

  • 80 gram küp küp doğramış soğuk tereyağı
  • 1/4 su bardağı buzlu su
  • 1/2 tatlı kaşığı elma sirkesi
  • 1+1/2 su bardağı un
  • 1 yemek kaşığı şeker
  • 1/2 tatlı kaşığı ince deniz tuzu
Üzeri için:
  • 10-12 adet Anjelik erik
  • 1/4 su bardağı (50 gram) + 2 yemek kaşığı şeker
  • 1 yemek kaşığı küp küp doğranmış soğuk tereyağı 
Rondoya tüm malzemeleri ekleyerek iyice karıştırın. Hamuru iki saat buzdolabında dinlendirin. Daha sonra hamuru iki yağlı kağıt arasında merdane ile açın. Üzerine anjelik erikleri ve 1 yemek kaşığı kadar küp küp doğranmış tereyağı ile yerleştirin.







2 yemek kaşığı şekeri serpiştirin. 170 derecede kenarları hafifçe kızarıncaya kadar pişirin. Bu arada, 2-3 eriği rendeleyerek, şeker ile kısık ateşte pişirmek suretiyle erik reçeli elde edin. Üzerine erik reçelini sürün ve servis edin.




19 Aralık 2014 Cuma

Quintette du Hot Club de France

1940-1945 arasında Paris'te bir gece klübü... Daha çok Nazi askerleriyle, ya da Fransa'nın kurtuluşunun ardından Afrika kökenli Amerikan askerlerle dolu, dumandan göz gözü görmez haldeki gece klübü. Ya da Midnight in Paris'teki gibi Hemmingway ile Dali'nin derin sohbetler ettiği gece klüplerinden biri...

Aklımda hep böyle resimler canlanıyor dinlediğimde...

08:40'dan itibaren Minor Swing'i dinleyin. Anne Cafe yazdığından beri neredeyse her gün dinliyorum, gerçekten insanın modunu bir anda yükseltiyor...


Aşağıdaki kayıdı da ayrıca dinleyin, şöyle arkanıza yaslanıp, gözlerinizi kapayıp... Gitar bundan daha güzel çalınabilir mi?


24 Temmuz 2014 Perşembe

En Rahatsız Olduğun Şey...


Seni en rahatsız eden şey... Belki de aynaya baktığında görmek istemediğin şeydir. Belki gerçekten hiçbir şey bir tesadüf değildir de; burnunun dibinde biten istemediğin ot misali  her gün katlanmak zorunda olduğun şey her neyse (Hepimizin şu hayatta katlanmak zorunda olduğu bir şeyler yok mu? Bazen, herkes bu hayatta bir şeylere katlanmak zorunda, aman canım benimki de bu oluversin demek insanın içine su serpmiyor mu?) kendinde var olan kötü bir özelliğini sana hatırlatmak için çıkıyordur bir engel gibi yoluna?
 
Düşünsene, daha iyi bir insan olmak, dünyaya geliş amacını gerçekleştirebilmek ve kendini bulabilmek için çıktığın şu yolda aynı çemberin içinde dönüp duruyorsan eğer, birilerinden, bir şeylerden şikayetçiysen... Belki o her gün uğraşmak zorunda kaldığın kişideki hiç sevmediğin özellik (inatçılık, kibir, kabalık, kalp kırmak, vb.) kendinde var olan, hiç istemediğin anlarda ortaya çıkan, törpülemeye çalıştığın bir özelliğindir? Bu çemberi kırmanın en kolay yolu kendini değiştirmek, daha iyi bir insan olmak, dünyaya geliş amacını gerçekleştirmeye odaklanmaktır belki de... Belki bu noktadan sonra o hiç sevmediğin özellik sana batmamaya başlar böylece.
 
Amin Malouf Semerkant'ta okumuştum bununla ilgili bir şeyler, ama üzerinden neredeyse 13 yıl geçmiş. Durmadan sorunlu insanlarla karşılaşıyorsan, eğer hayat senin karşına hep kalp kıran, insana değer vermeyen birilerini çıkarıyorsa mesela, sen de bazen hata ile de olsa, istemeden de olsa kalp kırıyor olabilir misin? O insan seni bu yüzden bu kadar rahatsız ediyor olabilir mi? Aynada hiç görmek istemediğin bir sivilceyi görmek seni nasıl rahatsız ediyorsa, bu insan da seni bu yüzden bu kadar rahatsız ediyor olabilir mi?
 
Düşünmek lazım... Ve seni rahatsız eden ve ruhuna iyi gelmeyen şey neyse, onu dönüştürmek... Sevmediğin duygunun kamçısıyla hırslanmaktansa, durulmak... Daha sakin, daha insan, daha "ben" olmak lazım.
 
Ancak böyle kırılacak o çember. Belki böylece ardında kalacak bütün kara duygular, belki ancak o zaman gerçekten "umursamamaya" başlayacaksın...

17 Temmuz 2014 Perşembe

Tatil

Bir daha bu kadar minicik olmayacaksınız ki... Bu bebecik hallerinizi öyle çok özleyeceğim ki bebeklerim!!!
 
Sizinle geçirdiğimiz en güzel tatilimizdi. Deniz sudan çıkmadı, hep eşeğiyleydi, parmakları buruşuncaya kadar suda kaldı...
 
 
 
Defne geçen sene hiçbir şey anlamadığı tatili çok sevdi. Devamlı bir şeyler atıştırdı, bolca dondurma yedi. Tabi o da bolca sudaydı, bıdı bıdı bıdı bıdı diyerek yüzdü :) Abisiyle elele tutuşup tek başlarına dondurma almaya gidişleri çoook sevimliydi.
 
 
 
Her gün masamıza kafamızı gömüp, hayattan ne çok şey kaçırıyoruz! Miniklerimize doyarak bol bol güzel vakit geçirdiğimiz çok daha güzel tatillerimiz olur inşallah...

 

Yepyeni Hayat


Yepyeni hayat... Yepyeni düzen... İşte bu güzel manzaraya bakarak eve dönüyorum (fotoğrafı araba dururken çektim :)), bebeklerimi kreşten alıyorum. Hava çok güzel, her akşam mümkün olduğunca dışarıda vakit geçirmeye çalışıyorum. Gece bile balkonda oturmak istiyor canım, nasılsa burası Ankara. Hepi topu bir ay sonra balkonda oturulmaz gece...

Hayatımızda önemli bir değişiklik var. Evde yaklaşık 5 yıldır her gün birinin bulunması durumu sona erdi. Hem iyi, hem de kötü yanları var bu durumun. Defne'nin 3 yaşına kadar evde kalmasını isterdim. Kendisi bakıcımızın ayrılması ile birlikte 2 yaşını doldurmadan kreşe gitmek durumunda kaldı. İlk başta çok dirensem de, sonradan kreşin daha tertipli, düzenli ve prensipli olması hoşuma gitti. Defne daha güzel yemek yemeye başladı mesela... Gece daha erken uyumaya başladı. Sonra, ne kadar yakın olursa olsun, her sabah eve bir başkasının gelmesi, uyanınca evde bir yabancının olması çok sevimli bir durum değildi...

Ancak, evdeki işlerle başbaşa kalmak da zor. Çamaşır yıka, as, katla, ütüle, kaldır hiç bitmeyen bir döngü. Sonra saat 18:30'da benimle birlikte eve giren iki minik aç kuzu, ve yemek yapılması zorunluluğu. Çoğu zaman kendimi gece 12:00-02:00 arası yemek yaparken buluyorum. Geçen gece olduğu gibi:

Yemeğe başlarken tezgahın ve bulaşık makinasının boş olması, aynı anda birkaç yemeği yapmak ve yaparken bulaşıklarını hemen makinaya yerleştirmek, temiz çalışmak sürenin daha da uzamaması için oldukça önemli... Daha bunun gibi pek çok yapılması ve dikkat edilmesi gereken şey var, yazmadan edemeyen biri olduğumdan, mutfak dahil her yerde not defterim ve not kalemimle dolanıp duruyorum :)

Yoğun olmasına rağmen çok keyifliyim. Evimde her şeyi istediğim gibi ben yapıyorum, sanırım bu hissi özlemişim. Ve sanırım bloga bir daha bu kadar uzun süre ara vermeyeceğim...

24 Ocak 2014 Cuma

Pankek


Defne kahvaltı yapmaktan hoşlanmıyor. Ne kadar uğraştıysak da boşuna... Bazen eline pankek alınca seviyor, bazen onu da yemiyor. Deniz üzerine bal kaymak sürüp afiyetle yiyor. Genelde haftasonları en az bir kez pankek yapıyoruz, sonra genelde geri kalanları ben yemek zorunda kalıyorum :)
 
Kek gibi bir dokusu var, yumuşacık, çocukların genelde sevebileceği türde bir şey.
 
Malzemeler:
 
1 yumurta
2 tatlı kaşığı toz şeker
1 tatlı kaşığı kabartma tozu
2 yemek kaşığı süt
3-4 yemek kaşığı un (yumurtanın boyutuna göre daha az ya da daha fazla olabilir, kek kıvamına gelene kadar çırparak un eklemek gerekiyor)
 
Tavayı zeytinyağı ile yağlayın, yağın fazlasını alın (isterseniz fırça ile biraz yağ sürebilirsiniz, gerçekten çok az yağ gerekiyor). Tavayı iyice kızdırıp, altını iyice kısın. 1 yumuırtadan yukarıdaki gibi 3 küçük parça çıkıyor. Hamuru 3 eşit parçada büyükçe bir tavada aynı anda pişirebilir, ya da daha minik pankekler hazırlayabilirsiniz. Kısık ateşte bir yüzü pişerken, biraz kabardığını göreceksiniz. Daha sonra diğer yüzünü de pişirip servis edebilirsiniz.