(Ingredients and recipe could be read in English, as well.)

----------

Deniz gıdalara alışma işini tamamladığında, ona her sabah değişik ne yedirebilirim diye düşünüyordum. Bu da o zamanlardan beri Deniz'in en sevdiği yiyeceklerden biri, biraz farklı bir menemen. Bu resimde yok, ama normalde üzerine rondodan geçirilmiş bir-iki tatlı kaşığı ceviz ilave ediliyor, hatta bazen minik minik ufalanmış ekmek içi de eklenebiliyor. Yanında da bir bardak süt içerse daha ne isteyebilir ki bir anne :) Tek tabakta kahvaltıda yemesi gerektiğini düşündüğüm her şeyi yemiş oluyordu, hem de seve seve. Tabii, her çocuğun ağız tadı farklı, mesela, kızım Defne bu menemeni hiç sevmiyor. 

Malzemeler: 

1 adet iri domates
1 yumurta
1 kibrit kutusu beyaz peynir (Ben Pınar Beyaz kullanıyorum) 
1-2 tatlı kaşığı çekilmiş ceviz
1/2 dilim ekmek içi (ufalanmış) 
1-2 tatlı kaşığı riviera zeytinyağı ya da 1 tatlı kaşığı tereyağı 

Domatesi rendeleyin, yağ ile birlikte domatesi suyunu hafifçe çekene kadar pişirin. Üzerine yumurta ile karıştırdığınız ufalanmış peyniri ekleyin. Sonra, tahta bir kaşıkla hiç durmadan karıştırın. Böylece yumurta ve peynir ile domates karışımı pürüzsüz bir menemene dönüşecek. İyice piştiğine emin olduğunuzda, üzerine ceviz ve ekmeği ekleyip servis edin. 

---

As soon as my son got used to foods, I frequently caught myself in the morning thinking of what I could serve him alternatively. This is his favorite food since these days, a different version of "menemen" in Turkish. You don't see in this pic, but normally I serve it with crushed walnuts and crumbled bread. If he also drinks a glass of milk, that would be great :) In just one plate, he ate nearly all things I would like him to eat with pleasure. I should also say that each baby has a different taste, for instance my daughter doesn't like this dish at all.

Ingredients: 

1 tomato
1 egg
Feta cheese (approx. the same size of a matchbox) 
1-2 teaspoon finely crushed walnuts 
1/2 slice bread (crumbled) 
1-2  teaspoon olive oil or butter 

Grate the tomato and cook this until it drains water a bit. Add mixed crumbled feta cheese and egg. Continuously mix with a spoon. Have a homogeneous mixture. When cooked, add walnuts and bread crumbles and serve (hopefully with a glass of milk, if your baby is over 1). 

(Ingredients and recipe could be read in English, as well.)

------------

Yazın gelişidir bu salata bana göre... Pazardaki tazecik börülcelerin en güzel halidir. Egeli annemin eli, Ayvalık'tan gelen sızma zeytinyağı ile pazardaki kıpkırmızı Ayaş domateslerinin buluşmasıdır. Bahar geldiğine göre yaklaştık, yakında bu güzel salatadan tadabileceğiz demektir.

Malzemeler:

1/2 kg börülce
2-3 diş sarımsak
2-3 iri Ayaş domatesi
5-6 yemek kaşığı sızma zeytinyağı
1/2 limon
Tuz

Düdüklü tencereye yeterince su koyup, yaklaşık 1 tatlı kaşığı tuz ekleyin. Daha sonra ayıklanmış börülceleri ve kabuğu soyulmamış halde bütün domatesleri koyun. Buharı çıkmaya başladıktan sonra altını kısarak, yaklaşık 15 dakika pişirin (benim düdüklü tencerem biraz geç pişiriyor, mesela eti 30 dk pişiriyorum, siz kendi tencerenize göre bu süreyi değiştirebilirsiniz).

Börülceleri tabağa alın. Pişmiş domateslerin kabuklarını soyun, başka bir tabakta çatalla ezin. 2-3 sarımsağı da ezerek, börülcenin piştiği sudan biraz ekleyin, domatesler ile karıştırın. 1/2 limon suyu (limon miktarını isteğinize göre arttırabilirsiniz), sızma zeytinyağı ve isteğe göre tuz ekleyerek, bu sulu karışımı tabaktaki börülcelerin üzerine gezdirin. Ilık servis etmenizi tavsiye ederim.

----

This salad is the upcoming summer to me... The most beautiful form of green black-eyed peas in the market. My Aegean mother's hand, the perfect meeting of olive oil coming from Ayvalık (İzmir, Turkey) and red Ayash tomatoes (that could only be found in Ankara, Turkey). Since, we are in spring, it means that we are about to be able to taste this beautiful salad soon.

Ingredients:

1/2 kg green black-eyed peas
2-3 cloves garlic
2-3 tomatoes
5-6 tablespoon olive oil
1/2 lemon
Salt

Add enough water and 1 teaspoon salt to pressure cooker. Add whole tomatoes and green black-eyed peas. As soon as the pressure comes out, lower the heat and cook for 15 minutes (my pressure cooker cooks soft meat in about half an hour, so you may alter the time of cooking, if need be).

Take the green black-eyed peas to the plate. In a separate bowl, remove the peels of the cooked tomatoes and mash them with a fork. Add lemon juice, a bit of salt as per your wish, mashed or shopped garlic, olive oil and some water from the pressure cooker. Add this mixture on the green black-eyed peas. Serve warm.

Sanırım en sevdiğim salata malzemesi roka. Hafif, sulu, baskın lezzeti olan bir malzeme. Nar ekşisi ile olan uyumu harika... Ve her zaman hazırlaması en kolay olan malzemelerden...

Malzemeler: 
1 demet roka
6-7 adet cherry domates
1 orta boy havuç
Sızma zeytinyağı
Nar ekşisi

Sirkeli suda beklettiğiniz rokaları irice doğrayın. Cherry domatesleri ortadan ikiye bölün. Rokaların ortasına daire şeklinde dizin. Ortadaki boşluğa rendelenmiş havucu yerleştirin. Nar ekşisi ve zeytinyağını isteğinize göre (ama mümkün olduğunca bolca) döküp, servis edin.




Çocuğun yanında anne - baba, karının ya da kocanın yanında eş, anne - babanın yanında da çocuk olabildiğinde hayatın bütün sistematiği yerine oturuyor aslında. Anne - babanın ebeveyni olmamak, ablanın ablası gibi davranmamak, kardeşi olmak, almayı bilmek... Çocuğunun önünde bebek gibi konuşmamak, "ben başaramam, ben bilmem, ben yapamam, ama belki sen yapabilirsin dememek"...

Özgür'ün çok değerli Mehmet Hocası söylemişti, beni çok etkilemişti. Çocuğa okul öncesi dönemden başlayarak, "ben başardım, ben yapabilirim, ben güçlüyüm, ben senin annen babanım ve benim görevim doğru kararları vermek, ben doğru kararları verebilirim, bana güvenebilirsin, büyüdüğünde sen de doğru kararları verebileceksin" hissiyatını yaşatabilen anne - babaların çocukları ergenlik döneminde en az sıkıntıyı yaşıyorlarmış. Çünkü, çocuk okul öncesi dönemde yaşayarak görüyormuş, annesi - babasının doğru kararlar alabildiğini, güçlü ve güvenilir olduğunu ve başarabildiğini... Bu algı ile, bu güven ile yetişen çocuk, ergenlik döneminde anne - babasının sözlerine daha çok güveniyormuş, çünkü bilinçaltı ona, "annen baban doğruyu bilir" mesajını veriyormuş. Oysa çocuğunun yanında bebek gibi konuşan, "ben bilmem ama sen benden daha iyi bilirsin, ben yapamam ama sen benden daha iyi yapabilirsin" mesajı veren anne - babanın otoritesini çocuk kabul etmiyormuş. Hatta daha ötesi, kabul etmediği gibi, yine Mehmet Hoca'nın deyimiyle "hayat boşlukları kabul etmediğinden", o çocuk evin reisi ve anne babasının ebeveyni gibi davranmaya, anne - babasını kabullenmemeye ve onlara acımaya başlıyormuş...

Hatta okul öncesi dönemdeki bir çocuğa, bir şey sorduğunda "bilmiyorum" demek yerine, şu anda aklıma gelmedi, ama aklıma gelince/araştırıp/bakıp söylerim deyip, sonra araştırıp, doğrusunu öğrenip bilgiyi aktarmanın bu oluşumu pekiştirdiğini; yine bu yüzden, anne - babaların çocuklarının yanında birbirlerine "anne" ya da "baba" diye seslenmelerinin ve evin bir çocuğu gibi davranmalarının çok sakıncalı olduğunu okumuştum bir yerlerde...

Eğer ailede roller karışırsa, çocuklar ebeveyn gibi davranmaya, anne - babaya haddi olmadan acıma ile karışık garip duygular beslemeye başlayabilir. Zihnin bilmediğini ruh bilir, fazla, gereksiz ve taşınamayacak yükler yüklenip, öfkeyi bu yüklerin yarattığının bile farkında olmadan etrafa öfke saçabilir...

Ne kadar önemli okul öncesi dönem... Her şeyin başı anne - baba bağının doğru şekilde kurulması... Anne - babanın çocuğa, çocuğun ise anne - babasına onay vermesi. Hayatın bu alanı olması gerektiği gibi şekillendiğinde, her şey çok daha kolay yaşanabiliyor... İşte o zaman, hayat adeta bir nehir gibi akması gerektiği yönde ilerleyebiliyor.

Bir başka önemli unsur da, her anne babanın çocuğuna aktaracak olumsuz bir deneyiminin bulunması... Korku frekansı ile bu deneyimleri aktarması. Çocuk siz sözlerinizle ifade etmeseniz de, orada olanı görüyor. Eğer anne - baba korkuyorsa, sadece olumsuzu anlatıyorsa, hem bu olumsuz deneyimlerin altında eziliyor, hem de aslında niyeti ve haddi olmasa da, anne babasının yaşam deneyimlerine acıyarak bakmaya başlayabiliyor. İşte tam da bu yüzden, çocuklarımızı büyütürken, onlara olumlu yaşam deneyimlerimizi de aktarmamız gerekiyor. Onlara "biz başardık, siz de başarabilirsiniz" mesajının, yalnız sözlerle değil, anlatılan yaşam deneyimleri ve sözsüz mesajlarla da verilmesi gerekiyor.

Bütün bunları düşününce çocuk yetiştirme işi iyice zorlaşıyor insanın zihninde. Ancak, bu işin bir de doğal sistematiği var. Daha önce yetişen nesillere, kendinize, etrafınızdaki insanlara bakın... Yankı Yazgan'ın Düşe Kalka Büyümek kitabında okumuştum... Aslında yetişkin insanların neredeyse %70-80'lik bir bölümü hiçbir sorun olmadan erişkin insanlara dönüşüyorlarmış. Yeter ki ailesinde herkes olması gereken rolünde olsun, anne "sevgi", baba "güç" versin. Keriman Teyze'mizin dediği gibi evde hır gür olmasın, huzur olsun, çocuklar elbet büyür. O zaman, öyle ya da böyle sağlıklı insanlara dönüşürler...

Herkese huzur dolu bir yuva dileği ile :)


Tarif Cafe Fernando'dan... Aslında Ekim ayında pazarlarda sıklıkla bulunan Anjelik erikle yapılıyor, mümkünse içi kırmızı olanlarla. Ancak, biz içi kırmızı olmayan Anjelik erikle yaptık. Bence sonuç çok çok iyiydi. Aslında, bu benim ikinci denemem. İlkinde sanırım hamuru kalın açtığımdan bu kadar güzel olmamıştı. Bir de tavsiye: Dayanamayıp sıcakken/ılıkken bitirmek isteyeceksiniz, bence de öyle yapın. En lezzetli hali yeni pişmiş ve ılık hali...

Malzemeler :

  • 80 gram küp küp doğramış soğuk tereyağı
  • 1/4 su bardağı buzlu su
  • 1/2 tatlı kaşığı elma sirkesi
  • 1+1/2 su bardağı un
  • 1 yemek kaşığı şeker
  • 1/2 tatlı kaşığı ince deniz tuzu
Üzeri için:
  • 10-12 adet Anjelik erik
  • 1/4 su bardağı (50 gram) + 2 yemek kaşığı şeker
  • 1 yemek kaşığı küp küp doğranmış soğuk tereyağı 
Rondoya tüm malzemeleri ekleyerek iyice karıştırın. Hamuru iki saat buzdolabında dinlendirin. Daha sonra hamuru iki yağlı kağıt arasında merdane ile açın. Üzerine anjelik erikleri ve 1 yemek kaşığı kadar küp küp doğranmış tereyağı ile yerleştirin.







2 yemek kaşığı şekeri serpiştirin. 170 derecede kenarları hafifçe kızarıncaya kadar pişirin. Bu arada, 2-3 eriği rendeleyerek, şeker ile kısık ateşte pişirmek suretiyle erik reçeli elde edin. Üzerine erik reçelini sürün ve servis edin.




1940-1945 arasında Paris'te bir gece klübü... Daha çok Nazi askerleriyle, ya da Fransa'nın kurtuluşunun ardından Afrika kökenli Amerikan askerlerle dolu, dumandan göz gözü görmez haldeki gece klübü. Ya da Midnight in Paris'teki gibi Hemmingway ile Dali'nin derin sohbetler ettiği gece klüplerinden biri...

Aklımda hep böyle resimler canlanıyor dinlediğimde...

08:40'dan itibaren Minor Swing'i dinleyin. Anne Cafe yazdığından beri neredeyse her gün dinliyorum, gerçekten insanın modunu bir anda yükseltiyor...


Aşağıdaki kayıdı da ayrıca dinleyin, şöyle arkanıza yaslanıp, gözlerinizi kapayıp... Gitar bundan daha güzel çalınabilir mi?



Seni en rahatsız eden şey... Belki de aynaya baktığında görmek istemediğin şeydir. Belki gerçekten hiçbir şey bir tesadüf değildir de; burnunun dibinde biten istemediğin ot misali  her gün katlanmak zorunda olduğun şey her neyse (Hepimizin şu hayatta katlanmak zorunda olduğu bir şeyler yok mu? Bazen, herkes bu hayatta bir şeylere katlanmak zorunda, aman canım benimki de bu oluversin demek insanın içine su serpmiyor mu?) kendinde var olan kötü bir özelliğini sana hatırlatmak için çıkıyordur bir engel gibi yoluna?
 
Düşünsene, daha iyi bir insan olmak, dünyaya geliş amacını gerçekleştirebilmek ve kendini bulabilmek için çıktığın şu yolda aynı çemberin içinde dönüp duruyorsan eğer, birilerinden, bir şeylerden şikayetçiysen... Belki o her gün uğraşmak zorunda kaldığın kişideki hiç sevmediğin özellik (inatçılık, kibir, kabalık, kalp kırmak, vb.) kendinde var olan, hiç istemediğin anlarda ortaya çıkan, törpülemeye çalıştığın bir özelliğindir? Bu çemberi kırmanın en kolay yolu kendini değiştirmek, daha iyi bir insan olmak, dünyaya geliş amacını gerçekleştirmeye odaklanmaktır belki de... Belki bu noktadan sonra o hiç sevmediğin özellik sana batmamaya başlar böylece.
 
Amin Malouf Semerkant'ta okumuştum bununla ilgili bir şeyler, ama üzerinden neredeyse 13 yıl geçmiş. Durmadan sorunlu insanlarla karşılaşıyorsan, eğer hayat senin karşına hep kalp kıran, insana değer vermeyen birilerini çıkarıyorsa mesela, sen de bazen hata ile de olsa, istemeden de olsa kalp kırıyor olabilir misin? O insan seni bu yüzden bu kadar rahatsız ediyor olabilir mi? Aynada hiç görmek istemediğin bir sivilceyi görmek seni nasıl rahatsız ediyorsa, bu insan da seni bu yüzden bu kadar rahatsız ediyor olabilir mi?
 
Düşünmek lazım... Ve seni rahatsız eden ve ruhuna iyi gelmeyen şey neyse, onu dönüştürmek... Sevmediğin duygunun kamçısıyla hırslanmaktansa, durulmak... Daha sakin, daha insan, daha "ben" olmak lazım.
 
Ancak böyle kırılacak o çember. Belki böylece ardında kalacak bütün kara duygular, belki ancak o zaman gerçekten "umursamamaya" başlayacaksın...